26 Ağustos 2020 Çarşamba

30 AĞUSTOS ZAFERİNİ ANLAMAK

 "Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.”

Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Anadolu’nun durumunu analiz etti. Genelgeler yayımlandı, kongreler yapıldı. Aklı her saniye büyük bir şiddetle çalışan yüzyılın dâhisi, kurtuluşa gidecek süreçleri tasarlarken bunu en yakınlarına rağmen yapıyordu. Anadolu’nun şartları ise cabasıydı…

“Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüştü”

I. ve II. İnönü savaşları kazanılarak büyük moral bulunsa da Kütahya – Eskişehir muharebesi kaybedilmişti. Ordu da millette büyük moral kaybetti. İsmet Paşa çadırında Atatürk’ü görünce “Her şey bitti” demiştir. Bütün ümidini kaybetmiş. Atatürk ise gülümseyerek “Déjà kazandın” yani, “Şimdiden kazandın” der.

Şaşkınlık içerisinde olan İsmet Paşa ne olduğunu anlamadan Atatürk hemen haritaları açtırır. Muharebelerin analizini yapar. O sırada ordunun ve mühimmatın ne kadar kötü durumda olduğunu anlatan İsmet Paşa’nın konuşmasının arasına girerek “İsmet, orduyu Sakarya’nın gerisine çek” der. Bu demek oluyor ki ordu 100 km geri çekilecek…

Daha açık bir şekilde anlatan Atatürk, Yunan Orduları kumandanı Papulas bizim çekildiğimizi görünce peşimizden gelecek. Bizim ülke de yol yok. Onların ikmal yolları uzayacak. Bırak gelsinler, ben vatanımın içinde olacağım ve onları vatanın harim-i ismetinde boğacağım. Dedikleri aynen uygulanan Atatürk Sakarya’ya geldiğinde muharebe başlar.



Papulas’ın niyeti Ankara’ya kadar yürümek. 

Tam donanımlı ordusuyla saldırıyor. 

Türk ordusu eriyor. 

Kaybediyoruz…

Mustafa Kemal duruma baktığında olan bitenin şu olduğunu gördü: Bir birlik şiddetli baskı altında geri çekilirken, onun yanındaki birlik biraz daha az çekiliyor, onun yanındakiyse daha çok çekiliyor. Dolayısıyla düzensiz bir geri çekilme var. Normal savaş düzeninde birlikler geri çekiliyorsa askerlerin kaçmaması için tüm birlikler geri çekilir ve cephenin uzunluğu boyunca yeni bir hat kurulurdu.

Mustafa Kemal böyle bir şeyin şart olmadığını görmüştür ve bunu “Biz hattı değil (yani bir çizgiyi değil) , vatanı müdafaa ediyoruz. Dolayısıyla her birlik müdafaasını kurabildiği yere kadar çekilsin,daha fazla gitmesin. Sathı (yani yüzeyi) müdafaa edelim. Bırakalım Yunanlılar aramızda dolaşsın” diye ifade eder.

Papulas şunu bekliyor: “Türk cephesi yarıldı. Şu kadar yerden yarıldı. Biz ne kadar içeri girdik, demek ki Türk Ordusu şu kadar kilometre geri çekilecek, onu bekleyelim.”

Fakat İşler Papulas adına istenildiği gibi gitmedi. Türk ordusu geri çekilmiyordu. Bunun üzerine kafası karışan, asabı bozulan Papulas başarısız olduğunu düşünür. Halbuki biraz daha ısrar etse belki de cepheyi yaracaktı. Papulas orduyu Sakarya’nın gerisine çeker.

Bir binbaşı istihbarat raporlarını karargah çadırına getirip okuduktan sonra “ Papulas yeni birlikler getirdiği için orduyu geri çekti” yorumunu yapar. Fakat Mustafa Kemal herkesin önünde şunları der;

“Binbaşının bize getirdiği istihbarat raporlarını ben iki defa dinledim, değerlendirmeleri yanlış. Papulas birlik getirmiyor, mevcut birlikleri kaydırıyor, Yunanlılar geri çekiliyor.” Fakat çadırdakiler Mustafa Kemal’e inanamaz. “Evet” der Mustafa Kemal, “Gelin anlatayım.”

Mustafa Kemal, zihninde bütün cephenin adeta haritasını çıkartmış durumda. Binbaşı istihbarat raporlarını okurken Mustafa Kemal’in kafasında bütün cephe şekilleniyordu ve fark ediyordu ki Yunanlılar çekiliyor. Durumu diğerlerine de izah ediyor, herkes çok memnun…

Sonra Mustafa Kemal, “Yunanlıları burada durdurduk, yarın taarruza kalkacağız” der. İsmet Paşa ise oturduğu yerden hiddetle kalkarak “Sen delirdin” diye bağırır, “Ne ile taarruz edeceğiz. Subayların üçte ikisi şehit, ordunun yüzde kırk altısı firar etmiş, ne ile taarruz edeceğiz?”

Mustafa Kemal şöyle cevap verir: “İsmet, hiç mühim değil” işaret parmağını başına koyarak “Papulas, savaşı burada kaybetti, şimdi üstünlük bizde.”

Bu konuşmadan sonra Türk Taarruzu başlar, Papulas Türk Ordusunun güçlendiğini zannedip ordusunu Kütahya-Eskişehir hattına çeker. Sakarya’da zafer kazanılır. (13 Eylül 1921)

 


(İlginçtir, Sakarya Meydan Muharebesi devam ederken Atatürk; “Bu topraklar çok zengin, bir kültür umum müdürlüğüne ihtiyacımız var” demiştir. Çünkü beyninde savaşı zaten kazanmıştı! )

Atatürk savaşlardan yorgun düşmüş orduyu ve milleti toplamak için kafasında bir süre belirler. 1 sene boyunca hem analiz yapar, hem güç toplar. Fransızların silahlarını alır, Ruslardan altın… Büyük Taarruzun tarihini kimseye bildirmez. Ardından gazeteye bir ilan verdirir “Ankara’da çay partisi verilecektir” diye. Ardından Ankara’da Mustafa Kemal’e karşı isyan çıktı sahte haberiyle akılları karıştırır. O sırada cephede silahların son kontrolleri yapıyordu. Anadolu’nun tüm dünya ile iletişimini kesme emrini de vermişti. İstihbarat savaşı muhteşem bir taktik ile sürüyordu.

26 Ağustos Büyük Taarruz emri…

O sabah Büyük Taarruz başlar. Sabah 04.30’da tanzim atışı açılır, 5.50’de de tahrip atışına geçilir, saat 07.00’de ise Yunan topçusu susar ve Türk Ordusu 14 gün sonra İzmir’e, Kordon’a varır. Büyük Taarruz’dan evvel Atatürk, 15 gün sonra İzmir’de olacağını söylemiştir yakın çevresine. Sonra birlikte Kordon’da yürürken de Salih Bozok’a “Kaç gün oldu?” diye sorar, “14 gün” Paşam cevabını verir Bozok. “ Bir gün yanıldık o zaman” der Atatürk.

Türk Milletine büyük başarılar kazandıran Atatürk, bunları aklıyla, keskin zekasıyla yaptı.

Devrimleri aklıyla gerçekleştirdi.

Modern Türkiye Cumhuriyeti'ni aklıyla kurdu.

Tüm dünyanın saygı duyduğu lider özelliğini aklıyla kazandı.

Aklımızda hep çok yaşa ATA'M…

Zaferlerimiz kutlu olsun…

 

Tarihçi Tolga MERT

Kaynak:

Celal Şengör – Dahi Diktatör

Grey Wolf – Bozkurt

11 Ağustos 2020 Salı

EFESLİ LEYLEKLER


Leylek leylek havada

Yumurtası tavada

Gel bizim hayata

Hayat kapısı kilitli

Leyleğin başı bitli.

Sanırım çocukluğumuzda bu tekerlemeyi söyleyerek oynamayanımız yoktur. Şahsen ben çok severdim. Her sabah oynamak isterdim. Dışarıya pek çıkmadığımız dönemlerdi. Leylek kuşunu ilk gördüğüm anda peşinde koşarak onunla tanışmak istemiştim ki annem de arkamdan koşup beni eve götürdü. Hep adını sayıklayıp oyun oynadığım kuşu o dönemlerde pek yakından görememiştim.
Kentimizde, leyleği havada görenler o sene gezeceğine, yuvasında görenler o sene hep evde oturacağına inanırlardı. Bu batıl inanç hala daha devam etmektedir.
Zayıf gördüğümüz bir kişiye leylek gibi oldun deriz. Bu lafı Yozgat’ta duyamazsınız…
Kültürümüze, folklorumuza bu denli girmiş olan bu sevimli leylekler, yüzyıllardır bizlerin yazlıkçı dostudur. Onların gelişiyle sıcakların geldiğini anlar hatta geç kaldıklarında hepimiz endişelenirdik. Geldiklerinde yüksek bölgelere yuva kurarlardı. Özellikle dünyanın en büyük açık hava müzesi olan Efes Selçuk’ta tarihi yapıların üzerine yuva yaparlardı. Sanki bizlere “tarih hala kullanılabilir” diyorlardı. En meşhur alanları ise İstasyon meydanında bulunan Bizans devri su kemerlerinin üzerindeki yuvalardır. Onun dışında Artemis Tapınağı’nın tek sütunu, Efes’in belli başlı yüksek yerleri vesaire…
Yüz yıllardır misafirimiz olan bu dostlarımıza 2010 yılından bu yana yapılan çalışmalarla bilimsellik katarak, halkaladık. Onları dünyanın her yerinde takip altına aldık. Mesela; 2010 yılında Selçuk'ta halkalanan iki leyleğin Efes harabeleri girişinde, iki leyleğin Belevi Beldesi'nde, bir leyleğin Zeytinköy'de ve bir leyleğin de Söke'nin Karacahayıt Köyü'nde olduğu gözlemlendi. AYRICA Efes Selçuk'ta halkalanan üç leyleğin de, kuşbilimciler tarafından İsrail'de görüldüğü rapor edildi.
Tarihi gravürlerde, tarihi fotoğraflarda da bugünkü misafirlerimizin dedelerine rastlamaktayız.
Ayrıca birde Efesli Leylek diye Belediyemizin bir dergisi de var 😊
Kentimizde ki tüm can dostlarımızı koruyalım ve huzurlu yaşamasını sağlayalım 🍀
Resimde tontiş amcamız Mr. Carpouza...


27 Temmuz 2018 Cuma

MERYEM ANA EVİ NASIL ULUSLARARASI ÜN KAZANDI?

Meryem Ana Evi’nin Uluslararası ün kazanması ancak 1967 yılında Papa 6. Paul’un burayı ziyaretiyle olur. Bunu Eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil anılarında detaylı bir şekilde anlatmaktadır. (Anılarım, 3.baskı Aug. 1990 Yılmaz Yayınları).

Çağlayangil sık sık yurt dışı seyahatlerini Roma üzerinden yapmaktadır. Bunlardan birinde Vatikan yetkilisi tarafından davet edilir. Papa ile buluşur, Papanın Türkiye’deki Hristiyanları sorması üzerine o da  ‘gelin kendi gözlerinizle görün ’ demiş bulunur. Başbakan Demirel'e anlatır olayı, Demirel de ‘ ister misin seçim zamanı gelsin’ diyerek aman ne yaptın der. Üç ay sonra Vatikan Elçiliğimizden telgraf gelir, Papa 3 günlük gezi için gelmek istemektedir. Papa ilk gün İstanbul'a gelecek sonra da İzmir'e geçecek buradan da Meryem Ana Evi ziyaret edilecek.


Çağlayangil:

‘Meryem Ana Evini bilhassa ben arzu ediyordum. Efes’teki evde Meryem Ana’nın oturup oturmadığı tartışma konusuydu. Papa’nın ziyareti kuşkuları ortadan kaldıracaktı. Zaten gelmekte olan Hristiyanlar akın edecek, İzmir bir tür hac yeri olacaktı.Turizm bakımından ülkenin yararı olacaktı. Papa’nın Efes’te bir ayin idare etmesi , Vatikan’dan uygun bir hediye getirmesi programa konmuştu.’ Papa’yla beraber gelirler evi ziyaret ederler Papalık’ın  düzenlediği büyük bir ayinin ardından Meryem Ana daha bir önem kazanır.
1967 yılındaki Papa 6. Paul ‘un bu ziyaretin ardından, 1979 yılında da Papa 2. Jean Paul, 2006 da Papa 16. Benediktus Meryemana Evini ziyaret eden 3. Papa dır.
28-30 Kasım 2014 tarihinde Ülkemizi ziyaret edecek 4’üncü papa olan Francis, selefleri gibi Efes’teki Meryem Ana Kilisesi’nin ziyaret programına almadı.













7 Mayıs 2018 Pazartesi

ANTİK EFES'TE EĞİTİM



Eski Yunan’da ve Efes’te çocuklar 7 ile 15 yaş arasında okula gitmekteydiler.Kentte yaşayan herkesin çocuklarını okula göndermeleri beklense de günümüzde olduğu gibi o dönemde de eğitim-öğretim bir para işiydi.Bu yüzden yoksul ailelerin çocukları uzunca bir eğitim süreci geçirememekteydiler.
Zengin ailelerin çocukları, okula “ pedagog “ adı verilen köleler ile birlikte giderlerdi ve bu köleler, çocukların okulda kaldığı sürece yanlarında kalırlardı.Onların her dediğini yerine getirirler ve efendilerine mahçup olmamaya çalışırlardı.

Okullarda okuma, yazma, şiir, edebiyat, müzik, spor ve jimnastik dersleri verilirdi.Kızlar evlerde anneleri tarafından eğitilirdi. Kızlar bir evin çekip çevrilmesi için gerekli olan, yemek pişirme, ip eğirme ve dokuma konularında eğitilirlerdi.

Okula giden çocuklar tahtadan yapılma ve mumla kaplı levhaları yazı eğitimi için kullanırlardı.Balmumu ile kaplı bu levhaları yazıları silerek tekrar tekrar kullanırlardı. Matematik işlemlerinde adının bugünde aynı olduğu “abaküs” adlı ipler üzerinde boncuklar olan bir alet ile yapılırdı.

Edebiyat alanında çocuklara Homeros ve benzeri ünlü yazarların yapıtları okutulurdu.  
Müzik derslerinde çocuklara telli ve nefesli sazların çalınması öğretilirdi.Bunun yanı sıra şarkı söylemek ve dans etmek de öğretilenler arasındaydı.

14 yaşını geçen çocuklara ise atletizm alanıında eğitimler verilirdi.

Devri Yunani de olduğu gibi devri Roma’da da eğitim amaçlı pek çok jimnazyum inşa edilmiştir.
Buradaki eğitimlerini tamamlayanlar ise, daha iyi derecede eğitim alabilmek için yaşadığı yerden uzaklaşmak zorunda kalıyorlardı.Örneğin Felsefe dalında iyi bir eğitim almak isteyenler Atina’ya gitmek zorundaydı.

Efes’te verilen eğitimin özü din, müzik, edebiyat, ve beden eğitiminden oluşuyordu.Aslında bu eğitimlerin amacı bugünde olduğu gibi topluma sağlıklı, bilgili ve bilinçli bireyler yetiştirmekti.İnsan tarihin her döneminde insandır, ihtiyaçları ve çevresi değişsede ortak akıl denilen olgu herdaim birdir.
Karşılaştırdığımızda aslında günümüzle alakalı birçok nokta bulabiliriz.Bunların en bariz olanı ise kızlar yine eğitimde ikinci plandalar ve parası olan istediği gibi istediği yerde okuyor…
Eğitim, maddiyatla değil akliyatla olmaktadır.


Okumak için uğraşana ve okuyana yardım eden herkese selam olsun.Onlar varoldukça iyi bireyler yetişecektir…

Tarihçi – Tolga MERT


Celsus Kütüphanesi İllüstrasyonu

5 Mayıs 2018 Cumartesi

EPHESİA FESTİVALİ VE MAYIS AYI


ARTEMİS EPHESİA FESTİVALİ VE MAYIS AYI

“Antik Dünyanın en büyük kitlesel turizm hareketi”

Strabon, M.S 17’de yazdığı “Geographika” (Coğrafya) kitabında Efes yakınlarındaki Kenkhrios ırmağının yakınındaki “Ortygia” adlı korulukta tanrıça Leto’nun Artemis’i doğurduğunu yazar.  Genel kanı anlatılan bu tarifin bugün “Arvalya” (?) dediğimiz bölge olduğu kabul edilir.
Tarihlendirirken de 6 Mayıs Efesli Artemis’in doğumu olarak kabul edilir ve adına festivaller düzenlenirdi…

Mayıs ayı boyunca Artemis için yapılan bu festival,  kitlesel olarak antik dünyanın en büyük ve en ünlü turizm hareketiydi. “Ephesia” adı verilen bu festivale genellikle kent devletlerinin temsilcileri (Theoroi) Artemis’e adadıkları hediyeler ile mutlaka katılırdı. Bu festival aynı zamanda Artemis Kültüne inananlar için hac hareketiydi. Hem eğlence hem de ibadet olarak gelen binlerce kişi Efes’in ekonomisine tahmin edemeyeceğimiz kadar katkı sunarlardı. Hatta antik dünyada Mayıs ayı Artemisia (Artemisya) ayı olarak anılırdı.

Uluslararası olan Artemis Ephesia Festivali faaliyetleri arasında tapınaktaki Artemis Heykeli altın kumaşa sarılarak Ege Denizinde yıkanıyordu. Heykel rahipler ve alaylar eşliğinde Panayır  (Pion) dağının etrafından dolaşıp Efes’in içinden geçerek tekrar tapınağa getirilirdi. Tapınağın sunağına binlerce hayvan dualar eşliğinde tanrıça adına kurban edilirdi. Bu esnada geleneksel olarak tütsüler yakılırdı. Büyük bir şölen eşliğinde yapılan bu törenler, dört bir yandan gelen ziyaretçilerin nidaları eşliğinde son bulurdu. Evlerine dönerken tanrıçanın altın ve gümüş heykellerini satın alarak evlerine götürürlerdi. En çok rağbet gören hediyeler bunlardı. Bu işten de Efes Sarraf Loncası çok ciddi paralar kazanırlardı.

Festival esnasında genç kızlar Pion dağının batısından, genç delikanlılar ise doğusundan alaylar eşliğinde yürüyerek tapınağın önünde buluşurlardı. Burada iki tarafta evlenecekleri kişileri seçebilirlerdi.

Şadan Gökovalı hocamızın aktardığına bir hikayeye göre;
İşte şimdi yine bir şenlik ve yine genç alayları.
Delikanlıların başını, Habrakoms çekiyordu. Tanrılar ona beden ve ruh güzelliği bağışlamıştı. O, Efes’in saygın ailelerinden Likomedes ile Themiste’nin biricik oğluydu. Bilgi, spor ve savaş oyunlarında onun karşısında duran olmazdı. Kendisi de bunu biliyor, gurura kapılıyordu. Hiçbir genç kızı kendisine eş olmaya değer bulmuyor, dahası, insanların Eros’a tanrı diye tapınmasına şaşıyor, kızıyordu. “Eros da kim oluyormuş benim yanımda? Ben ondan üstünüm; bu yüzden evleneceğim bir kız beğenemiyorum” diyordu. Tahmin edersiniz ki; Aphrodite’nin kanatlı oğlu Eros, bu duruma içerleniyor, Habrokoms’a haddini bildirmeyi geçiriyordu kafasından…

Efes’in seçkin kızları da, rüzgârda yelpazelenen buğday tarlaları gibi nazlı nazlı ilerliyordu. Genç kızlar alayının başını, yine Efes’in soylu ailelerinden Megamedes – Evippe çiftinin güzeller güzeli kızı Antiya çekiyordu. O da, güzelliğiyle mağrurdu. Bırakın ölümlü bir kızı, Aşk ve Güzellik Tanrıçası Afrodite’i bile kendisiyle eşdeğer görmüyordu. “O da kim oluyormuş? Ben Ay’ım, o benim yanımda sönmüş bir yıldızdır ancak” diye övünüyordu. Siz Aphrodite olsanız, gücenmez misiniz Antiya’ya? Tanrıça da öyle yaptı; Efes güzeline haddini bildirmeyi kafasına koydu. “Bir tanrıça ile boy ölçüşmeye kalkışmak neymiş; o da görsün, Efes’liler de!” diyordu.

İşte, kader ağlarını örüyor; Eros ile Aphrodite, büyüklük taslayan Efesli iki gence tuzak kuruyordu… 
İki alay, Efes’in en kutsal mekânı Artemision’a yaklaştı. İki taraftaki gençlerin gözleri, karşı alaydakilerin gözlerini görme mesafesine kadar yaklaşmıştı. İşte, Habrokoms ile Antiya da göz göze geldiler. İkisi de cin çarpmışa döndü; başları döndü. Ne oluyordu böyle? Dünya mı dönüyordu ne?
Hani ikisi de mağrurdu? Hani ikisi de, dünyada hiçbir kişiyi kendisine yakıştıramıyor; kimseyi beğenmeyeceğine emin görünüyordu? Yoksa, en büyük güç AŞK, hükmünü icra mı ediyordu? Kesin öyleydi ama, ikisi de kararından dönmek istemiyordu. İstedikleri kadar istemesinler; Aphrodite’in buyruğuyla Eros, yapacağını yapmış; iki kendini beğenmişin yüreğine, zehirli aşk oklarını fırlatmıştı!...

Yürüyüşün sonu, alayın durumu ikisinin de umurunda değildi gayrı. Gözleri, birbirlerinden başkasını görmüyor, görmek istemiyordu. Hal böyleyken, ağızlarını bıçak açmıyor, ikisi de dertlerini kimseye açmıyordu. İkisi de kendi evlerinde aşk hummasına tutulmuş; yataklarında ayva sarılığında yatıyordu…

Habrokoms’un ve Antiya’nın ana-babası, çocuklarını göstermedik doktor, danışmadıkları bilgin bırakmadılar. Bin bir dert verip, bir o kadar derman vermiş olan Yaradılış, iki aşığa ne tanı koyabiliyor, ne ilaç önerebiliyordu. Gitti gidiyordu gencecik filizler.
Derken, bir aklı evvel, iki aileye yol gösterdi;

- Siz ne diye yakınıp, çırpınıp duruyorsunuz? Didyma (Didim) Apollon kâhini (gelecek bilicisi) ne güne duruyor?
Hay aklınla bin yaşa. Bu yol neden akıllarına gelmemişti?
Vakit yitirmeden, Geleceği Gören Tanrı’nın dünyadaki en büyük ve en muteber tapınağına vardılar. Tanrı adına konuşan kâhin, fazla bekletmeden şu yorumu patlattı:
- Siz ne diye hastalığın nedenini ve çaresini arıyorsunuz? İkisini de aynı dert yıpratmakta. İkisi de açmadan solan goncalara benziyor. İkisini aynı umar beklemede. Yarından tezi yok; ikisini aynı gemi ile yola çıkaracaksınız. Gemi, korsan yatağı denizleri aşacak; başlarına gelmedik çile kalmayacak . Çok acılar çekecek, çok! Ama birbirlerine ihanet etmeyecekler. Ama sabredin ve yüreklerinizi ferah tutun. Büyük maceralardan sonra ikisini de aynı umar beklemekte. Acıların sonunda kara günler ak günlere dönecek…
Kara haber, kara bulut oldu; Efes’ten yükselerek koca İonia’yı, Anadolu’yu sardı. Dediler ki o zamanın söz bilenleri:
-Eskiler, eğriyi doğrudan ayıran sözü ne güzel söylemişler: Güzelin yazgısı çirkin olur…
T
ez zamanda sağlam bir gemi hazırlandı; güvenilir kaptan ve mürettebat bulundu. Aylar boyu yetecek yiyecek içecekle, paha biçilmez kurutulmalıklar yüklendi. Gemi, Arşipel’den Mare Nostrum’a (Akdeniz) yelken açtı. Efesliler, yaşlı gözlerle el salladılar giden geminin ardından…

Ephesos’lu Xaphon’un “Tree Grek Romances” ve Şadan Gökovalı “Söylence” adlı eserlerinden bu ve benzeri hikayeleri okuyabilirsiniz…

İşte Mayıs ayı bu topraklar için hep önemli oldu. Artemis’in doğumundan, Hıdrellez bayramına, baharın uyanışından kurtuluşun uyanışı 19 Mayıs’lara…

Anadolu’nun dolu dolu hikayelerini bağrında taşıyan Efes bir dünya kentiydi. Ticaretin, turizmin, antik çağ dininin merkezlerinden biriydi. Aynı zamanda din turizmi ve yapılan en eski festivallerden birinin eviydi.
Doğum günün kutlu olsun Artemis ya da Roma'daki adıyla Diana…

Efesli Tolga Mert




15 Ekim 2017 Pazar

EFES'TE DİRİLEN KADIN !

Roma İmparatorluk kayıtlarına geçmiş Efes’te çok ilginç bir olay.

 “ Bir kız evlenemeden ölmüştü ve damat tabutun arkasında yürürken bütün Roma onunla birlikte ağlıyordu. Apollonius onların acılarını görünce, tabutu yere bırakın, bu genç kız için tutulan yasa gözyaşlarımla katılacağım dedikten sonra kızın ismini sordu. Kalabalık onun kısa bir nutuk atarak cenaze töreninde kızı onurlandıracağını zannetti; fakat Apollonius konuşarak teselli etmek yerine sadece kıza dokundu, fısıltıyla tılsımlı sözler söyler söylemez ölü görünen bu genç kız hemen uyandı ve çok yüksek sesle bağırmaya başladı, babasının evine geri döndü, kız Heracles’in iffetli bakire Alcetis’i öldükten sonra hayata geri döndürmesi gibi dirilerek yaşama kavuşmuştu. Genç kızın akrabaları, Apollonius’a 150.000 sesterces para vermeyi teklif edince; o, bu parayı drahoma (çeyiz) olarak hayata kavuşan genç bayana verin dedi. Apollonius’un dokunmasıyla birlikte, kızın teninde bir sıcaklığın başlaması, ne benim ve ne de bu mucizeye tanıklık edenlerin anlayabileceği gizemli bir deneyimdi.”

 Apollonius’a sorulduğunda ise;
“Mucize falan değil. Ben şifacıyım, tabiatta böyle olaylar var, hasta kızı bitkilerle canlandırdım. İkinci kez dirilt derseniz, yapamam.”


(Philostratrus, 1962; S. 153)



14 Ağustos 2017 Pazartesi

15 AĞUSTOS - MERYEM ANA'NIN GÖĞE ALINIŞI


Meryem Ana ve Kutsal Evi hakkında; 

Büyük saygı duyulan, Hristiyan inanışına göre “Stigmatize” mertebesine ulaşmış, Alman Rahibe Anne Catharine Emmerich trans halindeki dini söylemlerinin birinde Meryem’in son günlerinin Efes yakınlarındaki bir evde geçtiğini söyler. Rahibe, bu translarda gördüğü dinsel olayları büyük bir gerçeklikle anlattığından yazar C.Brentano tüm söylediklerini kaydetmiş ve söylediklerinin çoğu doğru çıktığından yıllar sonra tümü kitap olarak basılmıştır. 

27 Haziran 1891 tarihinde Henri Jung ve 4 kişilik ekibi Meryem Ana’nın evini aramaya başlarlar. 29 Haziran 1891’de Bülbül dağında kitaptaki söylemlerle uyuşan yıkık bir manastır bulurlar ve buranın Meryem Ana’nın evi olduğuna karar verirler. Ev iki oda bir salondan oluşan bir haç şeklindedir.Ortadaki küçük odanın mihrabında bulunan Meryem Ana heykeli kazılar sonucunda evin bodrumunda bulunmuştur.


Hristiyanlarca ” Panaya Kapulu ” olarak adlandırılan kutsal mekanın M.S. 4.yüzyılda inşa edildiği düşünülmektedir. 


MERYEM ANA EFES'TE

Hristiyan tarihçiler, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra annesini emanet ettiği Aziz Jean’ın Meryem’in Kudüs’te kalmasını sakıncalı bulduğundan, onu Kudüs’ten çıkarıp dönemin en büyük ve kozmopolit kenti Efes’e getirdiğini ancak Meryem’i putperestlerin şehrine sokmak istemediğini söylerler.


Bu sebepten Aziz Jean Bülbül dağının eteklerinde ağaçlar arasında yaptığı kulübeye Meryem’i yerleştirir ve her gün gizlice Meryem Ana’yı ziyaret edip yiyecekler götürür. Azize Meryem’in 101 yaşına kadar burada yaşadığı ve öldüğünde Aziz Jean’ın Meryem Ana’yı Bülbül dağında kimsenin bilmediği bir yere gömdüğüne inanılır. 

Hristiyanlık yayıldıktan sonra buraya hac şeklinde bir kilise inşa edilmiştir. 1957 yılında Papalık tarafından Meryem Ana evi olarak onaylanan ve hac yeri olarak ilan edilen kutsal mekânda, her yıl Meryem’in öldüğüne inanılan tarih olan 15 Ağustos’ta "Asompsiyon Yortusu" yani Meryem Ana'nın göğe alınnası anılır ve gelen Hristiyanlar hacı olur.


21 Ağustos 2006’da Bülbül dağında çıkan büyük yangında alevler Meryem Ana evinin 1,5 metre kadar yakınına kadar gelmiş ve sönmüştür. Bu olay Hıristiyan ve Müslüman Çevrelerde ’İlahi Mucize’ olarak değerlendirilmiştir.


Tarihin en önemli kişilerinden olan ve kutsal kabul edilen Meryem Ana Efes'tedir. 2.2 milyarlık Hristiyan dünyasının inanç merkezlerinden birisi Efes'tir. 

Bu yüzden kültürlerin, inançların, medeniyetlerin beşiği UNESCO Dünya Kültür Mirası EFES SELÇUK'tur...







30 AĞUSTOS ZAFERİNİ ANLAMAK

  "Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin ...